Günümüz İnsan Profiline Bakış !

Günümüz İnsan ( Kadın – Erkek ) Profile Bakış

Bugün bir arkadaşımın ısrarlarına dayanamayıp sonunda ofisine gittim. Bu arkadaşım benimle iş yapmak isteyen bir arkadaşım aynı zamanda, herkesin iyi ve kötü kendine has huyları var ama onunkisi yaptığı iş için gerçekten çok kötü, törpülemesi gereken bir alışkanlık; Dinlemesini bilmiyor. Düşünsenize birisi sizden faydalanmak istiyor veya art niyetsizce sizinle iş yapmak, para kazanmak istiyor ama sizin kendinizi anlatmanıza dahi izin vermiyor, sürekli kendisi konuşuyor. Sadece bu yüzden, insan kendisini, birlikte iş yapmak istese bile o ortama ait hissedemiyor. Hayattaki en önemli şey gerçekten de dinlemeyi bilmek, kimse bilmiyor.

Başımdan 2 tane tatsız evlilik geçti. 1.eşim doktordu, 2. eşim ise benden yaşça büyük bir bayandı. Sonuçta ben sevdim, ben evlendim yürümemiş olabilir, içerisini tüm gerçekliği ile insanın sadece kendisi bilebilir. Maalesef etrafınızdaki herkes herşeyi, yaşadıklarınızda dahil sizden daha iyi biliyor ve sizi yargılıyor.

1.eşim çok para kazandığı için ne yapıp ne edip yürümeyen bir evliliği yürütmem gerektiğini, 2.eşim ile olan evliliğimin ise tamamen yanlış olduğunu, kendilerinin böyle bir evlilik yapabilmeleri için ( benden yaşça büyük olmasını kastediyorlar ) karşı taraftan iyi maddi imkanlar talep edebileceklerini dile getiriyorlar. Tabi ben bunları yapmamış olduğum içinde hay benim kafama diyorlar kendilerince … Oysa kimse sevmiş olabileceğim ihtimalini aklına bile getirmiyor.

İzin vermesen mi? diyeceksiniz tüm bu hadsizliklerine ama zaten hadsizlikleri esasen cahillikleri denebilir. Hepimizin hayatında bir çok kategoriden insan var benimde hayatımın bir kategorisindeki insanlar demek ki cahil ve de hadsiz, düşünsenize hayatında 3 tane kitap okumamış birisi sizi yargılamaya kalkıyor.

Peki sizlerin hayatında kaç kişi var bu şekilde ya da var mı ? İnsana kendisini kötü hissettiriyorlar. Bazen yaptıklarımdan, yaşadıklarımdan kendimi suçlu gibi hissediyorum. Herşeyi bilsem, kendimce doğruları yapmış olsam bile kötü hissediyorum, hatta kendimi, bazen bende sorguluyorum, neden olmadı? neden yürütemedim? diye … Oysa ki tüm nedenleriyle biliyorum kendi doğrularımı, yaptıklarımı, nebze pişmanlık da duymuyorum yaşananlardan. Bana da karşılıklı her türlü yalanla riyayla yürütülmeye çalışılan üzerine bir de övünülen evlilikler tuhaf ve içi boş geliyor. Bu insanları ve ilişkilerini asla anlayamıyorum.

Buradan hareketle bir dokunduruşta günümüz kadınlarına yapmak istiyorum, jenerasyon olarak asla ayırmıyorum, yani bu istisnasız bir genelleme gibi ve maalesef de öyle! Artık kimsenin hiç bir niteliğinin veya değerlerinin ( sevgi, saygı, sadakat vb ) zerre kadar bir değeri yok, hele ki kadınların gözünde hiç yok, bir erkeğin hiç birşeyinin değeri yok maddi imanları hariç. Yakın geçmişe kadar hatırlar mısınız? Kadınlar için daha duygusal daha sadık vs gibi sıfatlar yakıştırılırdı. Şimdilerde ise öyle farklılar ki her birinin sadece sizinle konuştuğunu iddia ettiği, emin olun ki sizin dışınızda da idare ettiği 1 ila 4 kişi olduğuna ve kendi kafalarındaki değerlendirme sonucunda ki değerlendirmenin tek kriterinin sadece maddiyat olduğu işini bilen bir kadın nesli ile karşı karşıyayız maalesef ! Üzerine üstlük hak ve de ( fazladan ) eşitlik iddia ediyorlar değil mi? İnanın bana sizi ve diğerlerini idare ederken, bütün maddi birikiminizi de idare ediyor ( yiyor ) olabilirler. Sonuç sırası ile öncelikle en zayıf halkanın sonrada diğerlerinin tükenmesi ile kendilerine yol verilmesi şeklinde oluyor.

Bugün bir kadın, sizi beğeniyor, sizden hoşlanıyor, maddi durumu sizden kötü bile olsa, sizin ona verecek bir şeyiniz yok ise ( maddi anlamda ) sizinle buluşmaz. Bunu zaman kaybı olarak görür ve duygularına rağmen sizi sıfırlar, ELER!

Bu saydıklarımın hepsini neden yazıyorum? Çünkü yazdıklarını birebir yaşamış bir insanın tecrübelerinden belki kazara okuyan birileri yararlanır diye, ilk zamanlarda olduğu kadar öfkeli değilim, mutlaka okunsun diye yazdıklarım sürekli broadcast yapma derdinde de değilim. Öfke dönemlerimi geçirdim ancak yaşadıklarım aklıma geldiğinde yine de içim acıyor ve uykularım kaçıyor. İşte bu nedenle kimse yaralanmasın ama yararlansın diye yazıyorum denebilir.

Maksadım direkt olarak kadınlara yüklenmek değil, öncesinde kendi ( erkek ) arkadaşlarımın ilişkiye, olaylara bakış açılarını yazdım. Yani atı alan değil Üsküdarı, Gebzeyi, Gemliki filan geçmiş, ben hala Sevgi, Saygı, Sadakat, Adalet filan derken meğer bunların hepsi çöp olmuş, tuvalete atılmış, üzerine bir de sifon çekilmiş…

Nasıl birşey biliyor musunuz hissettiğim? Bende aslında yıllardır süregelen bir histir bu; Her yerden, her şeyden elini çekip, bütün sosyal mecraları kapatıp ki buna telefonda dahil ortadan ” Yok Olma Hissi !

Kadınları da Erkekleri de tüm ilişkileri de zaman kaybı olarak görüyorum. Kendimi adeta Bataklıkta hissediyorum!

Sponsored Post Learn from the experts: Create a successful blog with our brand new courseThe WordPress.com Blog

Are you new to blogging, and do you want step-by-step guidance on how to publish and grow your blog? Learn more about our new Blogging for Beginners course and get 50% off through December 10th.

WordPress.com is excited to announce our newest offering: a course just for beginning bloggers where you’ll learn everything you need to know about blogging from the most trusted experts in the industry. We have helped millions of blogs get up and running, we know what works, and we want you to to know everything we know. This course provides all the fundamental skills and inspiration you need to get your blog started, an interactive community forum, and content updated annually.

Nasıl Fotoğraf Makinesi Alınmaz?

Merhaba

Daha önceki yazılarımdan birinde eski bir Canon kullanıcısı olduğumdan bahsetmiştim. Bugünlerde yeni bir fotoğraf makinesi alacak oldum, bu nedenle yaşadıklarımı ve gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle size şunu söylemeliyim konu ne olursa olsun, bir noktaya gelmek veya birşeyin uzmanı olmak için çalışmak dışında kolay bir yol yok. Bu fotoğrafçılık içinde aynı başka bir uğraş içinde aynıdır. Fotoğrafçılıkta bir makine almadan önce yapacağınız ilk iş ne tip fotoğraflar çekmek istediğinizi belirlemektir. Mesela benim hiç bir zaman bir temam olmamıştır. Halbuki bu çok önemlidir, bu tamamı ile ne tip bir makine ve ne tip bir bütçe ayrımanız konusunda cevap verilmesi gereken ilk sorudur.

Çok özellikli fotoğrafların peşinde koşmadığım gözüme hoş gelen her şeyi çekebildiğim için öyle kallavi bir makine alayım diye bir derdim de olmadı açıkçası…

Makine alırken canımı sıkan husus geçen sene aldığınız bir Canon EOS 2000D makinenin bırakın sıfırını şu an 2. elini bile alamıyormuşum gibi bir durumla karşılaştım, bu her ne kadar ülke adına ekonomik bir problem olsa bile pahalılık can sıkıcı.

” Neredeyse sıfır sat ama 2. el bile alama “

Kaldı ki zaten elektronik eşya da ne alıyorsanız alın 2.el alınmasından yana değilimdir. Öncelikle kıyasla.com ‘dan daha iyisini almayı düşünürken, yine aynısını hatta alt modelini alsam ne olur ki diye düşünüp Canon EOS 2000 D ile 4000 D’nin kıyaslama sonuçlarına baktım. Özellikli fotoğraflar çekmiyorum diye belirtmiştim ya bunun için fiyatı uygun diye Nikon B 500 Coolpix makinelere bile baktım ve aslında kendinizi geliştirmeyi düşünüyorsanız mutlaka ama mutlaka lensi değiştirilebilen bir makineyi tercih etmelisiniz. Bu nedenle kompakt makineleri önermiyorum. Hazır türlerden konuşmaya başlamışken her ne kadar bazı artıları da olsa yine de ben DSLR makineleri aynasız yeni türlere tercih ediyorum. Aynasız makineler daha hızlı, daha sessiz, daha kolay taşınabilir, daha hafif ve daha diye sayabileceğimiz bir çok yeni teknik özellikleri de olsa ben DSLR makinenin denklanşör sesini seviyorum.

Canon kullanıcısı olduğum için Canon’lar üzerinden konuşuyorum genelde ancak yazının başında da söylediğim gibi bir makine almadan önce ne tip fotoğraflar çekmek istediğiniz çok önemli. Mesela hangi seviyede bir fotoğrafçısınız, ilk kez makine alacakları illa ki başlangıç seviyesindedirler diye varsayıyoruz. Bunun için aslında genelde böyledir ama Canon 1100 -1300 – 2000 – 4000 vb. gibi makineler başlangıç seviyesi makinelerdir diyebiliriz. Bunun yanı sıra Canon 200 – 250 – 600 – 800 – 850 gibi makinelerde orta seviye makinelerdir. Model rakamları tek sayıya düştükçe 70 D – 80 D gibi daha profesyonel makinelere doğru yol almış olunuyor. Yani kısacası işin mantığı makine modelinde rakam küçüldükçe makinenin profesyonel yetkinliği artıyor diyebiliriz.

Bana makine öner diyebilirsiniz ama aslına bakarsanız o kadar sık model değişiyor ki teknolojiye bağlı olarak öneriler zaman içerisinde mutlaka eskiyecektir.

DSLR makinelerde – özellikle Canon EOS D 250 ve 850 / Nikon için 3500 ve 5500 arası bir model.

Aynasız makinelerde ise Sony A6000 – 6300 – 6500 / Fuji de ise XT20 – 22 – 30 ya da XT3 fazlası ile işinizi görecektir.

Benim size konu ile söyleyebileceğim en önemli tavsiye gövdelere asla çok para vermeyiniz, gövdeleri değiştirecekseniz en az 3-5 modelde bir değiştirmenizdir. Asıl yatırımınızı mutlaka lenslere yapınız derim.

Daha önce ” Gözü Eğitmek ” isimli bir yazımda belirttim. Fotoğraf çekmenin teknikleri var ancak bence bir kuralı yok, en güzel fotoğraf makinesi aslında yapısı itibari ile gözdür ve herkesin gözü ayrıntıyı farklı görür bu nedenle gözü eğitmek herşeyden daha önemlidir. Neticede fotoğrafı makine değil siz çekeceksiniz.

Lens meselesine gelecek olursak ben makine alırken yanında satılan 18-55 giriş kit lensleri pek sevmiyorum aslında, makineyi gövde ( body ) olarak alıp yanında 135 mm objektifle işe başlamayı her zaman daha faydalı buluyorum. Lensler pahalı, uygun marka lenslerde var demek isterdim ama artık kendi adıma söylemem gerekirse bu işlerde pek ucuz birşey kalmamış gibi gözüküyor.

Kullanmayacağınız bir çok özellik arasından makine alırken neleri karşılaştırmayı bilmemiz çok önemlidir. Bu aynı zamanda kullanım amacımıza uygun bir makine alarak bütçemizi korumamıza belki de daha iyi bir lens alabilmemize sebeb olabilecektir.

Öncelikle söylemeliyim ben fotoğraf hocası filan değilim sadece kullanıcıyım, bu nedenle makine alırken neleri karşlaştırdığımı aklıma geldiği kadarıyla sizinle paylaşmak isterim.

Mesela AF ( Auto Focus ) özelliği olmalı, lens alırken bu özellik önemlidir. Dönebilir dokunmatik ekran olmalı ( örneğin bir v-logger iseniz selfie çekmek isteyebilirsiniz. Perde hızı önemlidir, yani saniyede kaç kaç fotoğraf çekebildiği, baskı alacaksanız MP ( Megapiksel ) önemlidir. Bunun için sensör büyüklüğü de önemlidir. Sensör büyük ise alacağınız baskı kalitesi de artacaktır. Full frame mi Crop sensör mü? EF lens ve ISO performansı da önemli ( gece yapılacak çekimler için yüksek ISO’ya çıkılabilmeli ) ayrıca sarsıntı önleyici ,uzaktan kumanda, Wi-Fi , Optik Zoom, Red Eye Reduction ( Kırmızı göz azaltma ) Pil ve Hafıza durumları karşılaştırılması gereken etkenlerdir.

Mesela günümüzün trend mesleklerinden olma yolunda ilerleyen v-loggerlar için makinenin fotoğraf çekmesinden belki de sınırsız dakikada video çekebilmesi daha önemlidir. Örneğin v-logger olmak gibi bir düşünceniz var ise alacağınız makine mutlama 2K veya 4 K video çekebilme ve yavaşlatma özelliğine sahip olmalıdır. Yoksa videolara sadece telefondan bakılacaksa full hd 1080 özellikli bir makinede işinizi görecektir.

Toparlayacak olursak; Alırken amaca uygun bir makine seçmeli, gövde + lens + lens koruma 2.el alacaklar ise önermemiştim ama shutter kaç ( yani makine ile kaç fotoğraf çekilmiş ) mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

Cep telefonu mu fotoğraf makinesi mi diye soracak olanlara ise vereceğim cevap ” herkes kendi işini yapmalı ” şeklinde olacaktır. Her ne kadar yeni çıkan cep telefonları fotoğraf makinelerine yakın kalitede fotoğraf çekiyor olsalar bile, en başta zoom ve çözünürlük ve aparat konularında halen fotoğraf makinelerinin gerisindeler. Ayrıca telefonla arkayı flu yapmak, pan tekniği, bokeh gibi tekniklerle fotoğraf çekmek pek kolay olmayabilir. Fotoğraf alanında çok büyük bir beklentiniz, kendinizi geliştirmek gibi amacınız, çitayı yükseltip bütçeyi zorlayıp fark yaratmak istemiyorsanız cep telefonu sizin için idealdir. Hem boynunuzda makine ile gezmez, kolayca taşıyabilir, herhangi birşeyi bir ön hazırlık ( kompozisyon vs ) uğraşmadan çekersiniz.

Peki tüm bunları yazdıktan sonra postta başlık neden böyle diye sorabilirsiniz, haklısınız da şöyle açıklayabilirim; yeni bir makine almak için çıkmıştım ama almadım, ilk sebebi bu makine fiyatları ve insanı aptal yerine koymaya çalışan bilgisiz satıcılar var iken canım almak istemedi. Ayrıca şu an bulunduğum seviyeden bir ileri seviyeye geçmek bana ne kazandıracak tutup tele objektifle spor musabakalarında veya dağ bayır orman gezip makro çekimler yapacak zamanım ve bunu meslek haline getirip para kazanabilecek bir durumum yok, yani işin açıkçası hobiyi seviyemi maksimumuma ulaştırdım ve bir süre telefonla fotoğraflar çekerek biraz makineleri özlemeyi düşünüyorum.

Size gelince makine alacaksanız az bir bütçe ile makinenizi gövde olarak alın ortalama bir bütçe de lens için ayırın. Gövdeye fazla para vermeyin derim.

Hobinizden vazgeçmeyin uygun bir bütçe ile başlangıç yapın, sonra devam edip etmeme durumunuza, tutkunuza göre kendinizi geliştirir, bütçenizi buna göre ayarlarsınız. Hevesiniz kısa zamanda geçse bile fazla zarar etmemiş olursunuz.

Anı ölümsüzleştirmek harika bir duygudur

Sevgilerimle

INCEPTION Soundtrack by Hans Zimmer

En sevdiğim !

Başlangıç

Hans Zimmer müziklerini normalde çok severim ama INCEPTION filmi Soundtrack’ini ilk andan beri hayatımda farklı bir yere koydum. Aynı film ve soundtrack’teki gibi; Yarısı hatırlanan Ruyalar, Ruya içerisinde farklı bir dünya kurmak ( dolayısı ile gerçeklerden kaçmak için uyuma isteği ) , Ruyanın birden çöküşü ve aniden zıplayarak uyanmak, Ruya içerisinde ruyalar görmek gibi kavramların her biri hayatımda mevcut. Belki de bu yüzden çok sevmem ve genelde de çok kötü hisettiriyor, zaman içerisinde kaybolmamı sağlayarak, bilinmeyen bir yerlere götüren bir trans haline sokuyor beni ama olsun yine de izlemenizi ve de dinlemenizi tavsiye ediyorum.

Sevgiler

Bilerek Aldanır mı İnsan?

Merhaba

Hiç bilerek aldanılır mı diyeceksiniz biliyorum. Bende size cevap vereceğim bende biliyorum ( aldanılmaz ) demek yerine evet aldanılır diyeceğim. Şaşıracaksınız! Nasıl olur ? diyeceksiniz belki …

Yazının özeti Şarkıda

Bilerek aldanmanın 2’türlüsü vardır. 1.si bilerek aldanmak aslında karşılık beklememektir. 2. si birisini sevdiğiniz için karşınızdakinin yaptıklarına göz yummaktır. Bilerek aldanmanın her türlüsü bazen yufka yüreklilikten, bazen vurdumduymazlıktan birazda aptallıktan ileri gelir. Bilerek aldanmanın her türlüsü çocukluğumdan beri yakamdan hiç düşmedi. Buna birazda ben izin verdim, karakter meselesi ama insan istemezse, izin vermezse kimse kimseyi aldatamaz.

Çocukken kindar birisi değildim, şimdi de değilim. Elimden geldiğince iyi birisi olmaya çalışıyorum aslında, ( bam telime basılmadığı sürece ) bu nedenle arkadaşlarım sürekli olarak birşeyler yapar, ama yaralar ama karalar canımı sıkarlardı. Bir türlü kızamazdım onlara içimden, bir süre kızar sonrada umursamazca devam ederdim arkadaşlığımı sürdürmeye …

İlişkilerimde bu ana kadar hiç bilerek aldanmamıştım bazen buna halen devam ettiğimi söylüyor iç sesim bana ve neden diye soruyor her defasında ? hatta şu şekilde soruyor, birazda bozuk bir üslupla; ” neden be Oğlum neden ? ” çoğu zaman cevap vermiyorum bu iç sesimin ard arda gelen sorularına, çünkü bir daha olmaz, bende izin vermem bir daha …

Seviyorsunuzdur, olan herşeyi kendi pencerenizden görüyor, değerlendiriyorsunuzdur. Karşınızdaki her kimse sizi uyuttuğu düşüncesine kapıldığını gözlemliyor olsanız bile susuyorsunuzdur. Siz onu farkederken o sizin sustuğunuzu bile farketmiyorsa, kesin seviyorsunuzdur o kişiyi ( ama bir dosttur, ama aileden biri, ya da sevgili ) her kimse işte …

Sonuç olarak neresinden bakarsanız bakın, sebebi ne olursa olsun yapmayın bilerek aldanmanın her türlüsü APTALLIKTIR! Bunu göre göre sürdürmek ise ENAYİLİKTİR!

İyilik ile Enayilik arasındaki ince çizgiyi,

Farkedin!

Kendinize Değer Verin

Değer görmek istiyorsanız, önce kendinize değer verin.

Merhaba

Bugün düşünce evrenimde gezen bir kaç kısa konu için yine yazıyorum. Nedir bunlar? 1 – Kendine Değer meselesi 2- Kadınlar ve Para 3- 14 Şubat diyebiliriz.

Kendine Değer verme meselesi

Kendinize ne değer biçiyorsanız, hayat da size o değeri biçer. Kendinize değer verin. Yukarıdaki gibi oturun bir banka manzaraya karşı kafanızı boşaltıp düşünün, hayatın neresindesiniz? Bunu en iyi seyahatlariniz esnasında anlayabilirsiniz. Küf ya da rutubet kokan, tavanından örümcek ağı sarkmış bir otel odası bile anlatır size yaşamın neresinde olduğunuzu… Bazen ne işim var burada benim dersiniz? Aslında hayatın bir çok anında bunu söylersiniz. Hayaller de hayatlarda bazen tersine döner. Değiştirmek elimizde ancak özveri şart. Her koşulda kuyruğu dik tutun, kendinize değer verin. Eintein’in şu sözünü unutmayın; ” Kendinize verdiğiniz değeri azımsarsanız, dünya da sizi önemsemeyecektir

Kadınlar ve Para

Ben özellikle günümüz yaşam koşullarında kadınların parayı sevgiden daha ön plana çıkardıklarını düşünenlerdenim siz ne dersiniz?

Ekonomik pozisyonum çok iyi iken 2 evlilik yapıp, ekonomisi bozulduğunda türlü bahanelerle terkedilmiş birisi olarak, tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki; Kadınlar ilişkilerinde kesinlikle parayı sevgi ve saygının önünde konumlandırmış durumda, sizin fiziksel veya mental olarak taşıdığınız nitelikler hiç mi hiç önemli değil, önemli olan tek şey maalesef “ PARA ” para bittikten sonra zaten kadınlar öyle ya da böyle ayrılmanın bir yolunu bulup yeni ufuklara yelken açmaya yöneliyor. Bazen düşünüyorum da evlilik akitlerini eskiden olduğu gibi ” iyi günde kötü günde ” şeklinde değil de ” paralı günde parasız günde ” şeklinde değiştirmeliler. Günümüzde para kadınlarda bir zaafiyet, belki böyle bir genellemeyi çok acımasız bulabilirsiniz ama bu 90 % bence, şarkı vardı ya ” para bitti aşk bitti kızlar evine gitti ” diye aynen öyle . Eskidendi her başarılı erkeğin arkasında dimdik duran bir kadın, şimdilerde parası olan erkeğin yanında yüzlercesi, para bittiğinde de heyecanı bitmiş ama sayısız bahaneleri çoğalmış binlercesi mevcut ” babamdan emekli maaşı alacağım boşanalım, dost kalalım ” veya ” bana artık istediğim standartları sağlayamıyorsunhorluyorsun ” vb gibi şeyler. Paralı zamanınızda her biri evlenirken sensiz yaşayamam diyen kadınların parasız zamanınızda sizi hayatlarından ekarte etmek için söyledikleri sudan bahaneler. Kadınların eskiden daha duygusal oldukları düşünülür, söylenirdi, şimdi ise tam tersi daha özveriye tahammülü kalmamış daha işini bilen tipler hepsi. Kadın düşmanı filan değilim hatta çok özverili, tüm varını yoğunu sevdiklerinin yoluna sermiş bir adamım ( belki de en büyük hatam buydu ) ama bu duruma aslında öncelikle “kadın erkek eşitliği” olarak yola çıkıp sonrasında kadının üstün duruma geçip, erkeğin hiç bir hakkının adeta kalmadığı feminizm borazancılığı da etkili oldu diyebilirim. Kısacası denge bozuldu, şiraze kaydı. Kadınların bir çoğu, özellikle ekonomik anlamda ayakta durabilen kadınlar, yaşamlarında bir erkeğe ihtiyaçları olmadığını düşünüyorlar. Bunu doğru bulmuyorum, bu aşırı feminist düşünceden dolayı da belki yakın zamanda evlilik diye de bir kurum kalmayacak sanırım. Bunu son zamanların evlenme ve boşanma istatistiklerini inceleyerek görebilirsiniz. Yani bana soracak olursanız artık hukuki, fiziki, psikolojik, mental, maddi, manevi olarak da daha çok şiddet görüp, mağdur olan erkeklerdir. Tek bir farkla şimdilik öldürülmüyorlar. Sizlere yaşadığım tecrübelerimden detayına girmeden erkeklerin ahvalini sizlere anlatmak istedim.

14 Şubat Sevgililer Günü

Bugün 14 Şubat yok kapitalizm icadı bir gün yok vs. gibi konulara girmeyeceğim. Sadece söyleyebileceğim şu ; ergenlik, flört dönemlerinden şu döneme kadar biten 2 adet evliliğim de dahil her 14 Şubatı kutladım, hatta günler öncesinden çıkıp deli danalar gibi gezdim, hiçbir sevgilimi hediyesiz bırakmadım. Sonuç hiçbirisine de yaranamadım, mutlu edemedim. Hele ki o zamandan bu zamana yukarıdaki paragrafta da anlattığım gibi kadınlar çok değişti, mutlu etmek imkansızlaştı. İlk defa bu 14 Şubatı yalnız, ne hediye alsam, acaba beğenecek mi? diye düşünmeden kafam rahat olarak geçiriyorum. İsteyen kutlasın istemeyen kutlamasın ama ben artık kutlamayacağım NET.

14 Şubat Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun, her günümüz sevgi dolu olsun

Önce kendinize Değer verin

Gözü Eğitmek

Eminönü

Merhaba

Bu fotoğrafı 2 gün önce Eminönü Camii önünden istasyona giden restorasyon alanında telefonumla gün batımına doğru çektim. Öyle ahım şahım bir telefonum yok, ancak fotoğraf çekmeyi seviyorum ve çok güzel bir Canon EOS 2000D makinem vardı, satmak zorunda kaldım. Onu ve onunla çektiğim fotoğrafları çok özlüyorum.

Bir aksilik olmaz ise kendime yeni makine alacağım çok yakında, bu fotoğrafı beğendiniz mi bilmiyorum ama ben çok beğendim, gün batmak üzereydi ve ışık hüzmesi direkt olarak şadırvanın yuvarlak kemerli kapısından vurup, geçerek diğer tarafa doğru uzanıyordu.

Şimdi ne var bunda diyebilirsiniz? Bende tüm hızımla istasyona doğru ilerliyordum ancak bu görüntü karşısında durdum, telefonumu elime aldım ve bu özel enstantaneyi yakalamaya çalıştım. Ben bir de makinesi elinde sırtı resimde bana doğru dönük olan çocuk bunu yapmaya çalışıyordu. Diğer bir sürü insan ise olanca hızıyla hayatın akışına kendisini kaptırmış olanca hızıyla geçip gidiyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.

Herşeyi görmemiz elbette mümkün değil ama düşünsenize! Gün içerisinde bu şekilde ne güzellikler oluyor etrafımızda ve bizler atlayıp geçiyoruz her birini … İşte bu yüzden gözü eğitmek çok önemlidir. Gözü eğitmek de nedir diye dediğinizi duyar gibiyim?

Mesela şöyle düşünün bazı insanlar en iyi makineleri, en iyi donanımları kullanır ama yine de en iyi fotoğrafları çekmeyi başaramazlar. Oysa ki çok sıradan bir telefon veya fotoğraf makinesi ile birileri bunu sizden iyi yapabilir. Yani aslında en iyi fotoğraf makinesi gözdür bilir misiniz? ve göz eğitilebilir. Yeterli pratik yaparak gözümüzü ve kompozisyon bilgimizi geliştirebiliriz.

Bir de gönül gözü vardır, bunu eğitmek ise pek kolay değildir. Etrafta olan bitene duyarlı olmak, duyarlı kalabilmek, yürüyüp gitmemek, tıpkı bu fotoğrafta yürüyüp giden insanların aksine, güzellikleri görebilmek, tünelin ucundaki ışığı keşfedilmek ancak gönül gözünü geliştirmek, eğitmekle mümkün olabilir.

Bunu yapabilmek adına bende sürekli olarak kendi üzerimde çalışıyorum, yolum da epey uzun.

Sevgiyle Kalın

 

Eski Dostlar

Merhaba

Çok kısa olacak ama olsun, hepimizin belirli gruplara aidiyetimiz var değil mi? Dolayısı ile bu aidiyetlere ait arkadaşlıklarımız da var. Çok güzel şeydir arkadaşlık, okul arkadaşlıklarımız vardır mesela İlkokuldan Üniversiteye kadar olan ( hatta artık kreşten başlıyor ) örneğin üye olduğumuz spor klüplerinden veya tiyatro gruplarından ya da artık ” brave new world ” sanaldan reele dönüşen yeni nesil sosyal medya arkadaşlıklarımız, iş arkadaşlıkları, yazlık arkadaşlıkları, mahalle arkadaşlıkları bu örnekler uzatılabilir. Herkese göre değişiyor hangi arkadaşlık kategorisinin en gözde olduğu, peki sizin en keyif aldığınız, en gözde arkadaşlıklarınız hangi kategoriye ait ?

Eski Dostlar

Benim favorim ise post’a başlık olarak verdiğim ama kategori olarak bahsetmediğim bir arkadaşlığa ait ” Eski Dostluklar “ bu resmi pandemi dolayısıyla yeterince keyiflerimizin kaçtığı hayatlarımızı renklerdirmek amacı ile çoçukluğumuzun geçtiği semtimizde 2 gün önce çektik, iyi ki de çekmişiz. Güzel bir hatıra olarak burada dursun.

Sonuç olarak az ama öz dostunuz olsun hem ağlayıp, hem de gülebildiğiniz denir genelde ama ağlama kısmını bir yana bırakırsak benim en çok güldüğüm deli gibi eğlendiğim dostlarım genelde ilk çocukluk dostlarım olan mahalle arkadaşlarımdır.

Bana göre hayatı yaşamamızın en birinci amacı mutluluk ise bu kategori de benim favorimdir.

Tüm güzel arkadaşlıklara, sonsuz olması dileklerimle

Sevgilerimle

Kafama Takılanlara Tespitler

Soru: İşverenlerin işçilere bakış açıları nasıldır? Cevap: Bu konu nereden aklına geldi diyebilirsiniz, hemen açıklayayım; Geçenlerde bir iş görüşmesi için firmanın biri tarafından çağrıldım, bu daha önce görüştüğümüz, şartlarda anlaştığımız bir firma idi, firma sahibi ile sadece detayları görüşmek üzere bir randevu daha ayarlanmıştı. Bu randevu sonrasında da ilk iş günü çalışmaya başlayacaktım. Randevu sabahı firmayı aradım, görüşmemizi teyit etmek amacıyla, ne olsa beğenirsiniz? 1 hafta beklediğim, bekletildiğim dolayısı ile çalışmak için son hazırlıklarımı yaptığım firma yetkilisi pozisyonun başkası tarafından doldurulduğunu ve pozisyonun kapatıldığını söyledi. Üzüldüm ama şaşırmadım, maalesef işverenler böyle, anlaşıp okeyleştiğimiz ve 1 hafta bekletildiğim halde, yöneticileri hergün ekonomi kanallarında ahkam kesen bu kurumsal firmamızın sorumsuzluğu inanılır gibi değildi. Elbette bu yaşanan olay ile ilgili olarak benim bir kusurum yoktu. Bilemiyorum belki de son anda bir tanıdık pozisyonu doldurmuş olabilir ilgilenmedim. Maalesef işverenler mavi yaka / beyaz yaka farketmeksizin işçilerini değerli görmüyorlar. Oysa ki unutmayalım siz iş aradığınız gibi aslında onlarda sizleri, bizleri arıyor bu tek taraflı bir talep etkileşimi değil, bunu böyle kabul etmeli ve şartlarınız konusunda geri adım atmamalısınız. Dolayısı ile aslında kafanızda anlaşamadığınız bir yere sadece iş buldum çalışayım diye girilmemeli, çünkü zaten daha girerken mutlu olamayacağınız bir iş yerinde fayda sunup başarı sağlayamayacaksınızdır NET . Sendika sözcüsü filan değilim ama şunu biliyorum siz kendinize değer vermez iseniz işveren veya bir başkası her kimse size değer vermeyecektir. Dik durun şartlarınızın, taleplerinizin arkasında durun ve geri adım atmayın, esasen bir çok iş görüşmesinin başarısızlıkla sonuçlanmasının sebebleri arasında bu durum gösterilebilir. Bunu dikkate alın lutfen …

Soru: Zengin olmanın yolu nedir? Cevap: Milli piyango bileti almak mı ? Şans oyunları oynamak mı ? Miras kalması mı ? Bu sorunun kestirme bir cevabı ve yolu kesinlikle yok bence, ama çok kısa 3 madde ile belki cevaplayabilirim.

1- Öncelikle kime veya nereye olduğu önemli değil. Borçlanmayacaksınız, bunun içinde kredi kartı kullanmamayı 1.şartın 1.şartı olarak düşünebilirsiniz.

2- Çalışın, kazanın, kazandığınız kadar harcayın, imkanlarınız doğrultusunda yaşayın, kimsenin hayatına, imkanlarına imrenmeyin.

3- Tasarruf edin, her ay en az kazandığınızın 10%’unu başlangıçta, sonrasında yapabilirseniz maksimum 50%’sini biriktirin. Asla parayı başıboş bırakmayın, çünkü para buz gibidir ortada bırakırsanız su olur erir ve gider, mutlaka ama mutlaka bir yatırım ile değerlendirin. Son olarak fırsat algılarınız daima açık olsun.

Soru: Alıştığınız yeri değiştirmeyi seviyor musunuz? Cevap: İnsanlarla kedilerin ortak bir özelliği olarak ” yer değiştirmeyi sevmemeyi ” gösterebiliriz, tabi ki şayet çoğunluk insanlarda gerçekten böyle hissediyorsa,

Sizi kızım Eliz ile tanıştırayım?

Bu fotoğrafı geçtiğimiz yaz Bodrum’da kızımın yaşadığı evin site yolunda birlikte oynarken çektim, o esnada o da benim makinem ile çiçek böcek fotoğrafı çekiyordu. Daha önceki yazımda söylemiştim, Bodrum’da yaşamama rağmen bu kışı ilk defa Bodrum’da geçirmiyorum. İşin ilginç tarafı yine alıştım, adapte oldum sanırım İstanbula, Bodruma gidesimde gelmiyor. Derken sömestr tatili geldi ama şimdi kızımı yanıma almak istiyorum bu defa da kızım 1 gün bile olsa Bodrum’u bırakıp İstanbul’a yanıma gelmek istemiyor. Bu duruma istinaden kızımda benim gibi yerini değiştirmeyi sevmiyor anlaşılan, kedi olmadığımıza göre … Peki çoğunlukla böyle midir acaba ? İnsanlar da mı yer değiştirmeyi sevmezler, yoksa biz azınlık mıyız, ne dersiniz?

Soru: İnsan hayatındaki akışı bozmalı mı, bozmamalı mı? Cevap: Çoklu inanç sistemine sahip birisi değilim ama bazen eski insanlar gibi de düşündüğüm oluyor. Yani mesela şunu yaparsak böyle olur bunu yapmazsak şöyle olur acaba tanrıları veya tanrıyı kızdırır mıyız gibisinden. Bunun adına net olarak ne denir, vicdan mı denir? bilmiyorum.

Bende çoğu zaman bu şekilde inanıyorum. Mesela kişisel gelişim kitaplarında filan hani genelde motive edici cümleler olur ya ” istersen yaparsın, iste olsun, ” türünden tüm bunları okurken bazen üzerinde düşündüğüm oluyor, ufak tefek şeyler zorlanabilir belki ama biliyorsunuz insan hayatında belirli bir çizgi var süregelen, bu bazen alışkanlıklar olur, bazen yaşam tarzınız olur vs hepsini bir kelime ile tanımlayacak olursak bazıları buna kader de diyor, hatta bu kişisel gelişim kitapları kaderin senin elinde, bilmediğin şeye sok burnunu, mesela örnek verecek olursak ” denemekten korkma ” ucunda ışık görülmeyen o tünele gir vb. tuttururlar. İlahi kitaplarda ise; Bilmediğiniz şeyin ardından gitmeyin der ( burada kitapların yeni şeyler öğrenmeyi, araştırmayı yapmayı kastetmediğini düşünüyorum ) işte tam o noktada insan neyi ne yapacağını bilemiyor, elindeki ile yetinmeli mi yoksa kişisel gelişim kitaplarının söylediği gibi hep daha iyisini mi aramalı ? Ya da elindeki ile mutlu mu olmalı? ya da doyumsuzca, hep daha fazlasını mı istemeli? Benim inancım küçük şeyleri kastetmiyorum ama hakikaten size verileni sürdürmeyip, onda en iyi olmaya çalışmayıp ( bu herşey olabilir ) bir memnuniyetsizlik gösterip akışı birey olarak siz bozmaya, değiştirmeye çalışırsanız, tanrı takdirine karşı çıkmış, onu gücendirmiş oluyorsunuz. Kısa vadede başarsanız bile, bir büyüyü bozmuşçasına uzun vadede hayatınız altüst olabiliyor ve zarar görebiliyorsunuz. Bu durumu gerçekten deneyimledim ve zarar gördüm, bu nedenle kararlarımı alırken daha temkinli davranıyorum bunun yanısıra hiçbir karar almadan, akışı bozmadan gelişine yaşamakta bir seçenek tabi. Dolayısıyla zarara uğradıktan sonra geri dönmek ise fabrika ayarlarına dönüş oluyor ve kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz, kaybettiğiniz tek şey ise hiçbir zaman değeri bilinmeyen zaman olmuş oluyor.

Herşey Bitmiştir Artık

Merhaba

Yaşımız ilerledikçe geçmişe olan özlemimiz artıyor ne dersiniz? Sizin de aynı şekilde hissettiğiniz oluyor mu hiç? O zaman biraz Nostalji yapmaya ne dersiniz?

herşey bitmiştir artık

Eski zaman Türk filmleri ve onlara soundtrack olmuş şarkıları çok seviyorum. Ancak “Herşey bitmiştir Artık” isimli bu şarkıyı Nalan’ın yorumu ile çok daha fazla sevdim. Klibin sonunda belirtildiği gibi;

Yeşilçama Saygıyla

5 Soru 5 Cevap

Merhaba

Bir kaç konu var aklımda her biri bir post konusu olabilecek kadar derin bu nedenle Soru Cevap şeklinde kısaca yazmak istiyorum fikirlerimi … Öyleyse başlayalım.

Soru: Erkekler alışverişi sevmiyor mu ? Cevap: Hayır! şahsen ben seviyorum. Bu şekilde genel bir algı oluşmasının sebebi şu; Erkekler genelde önceden ne alacaklarını biliyorlardır. Kafalarında net bir plan yok ise öyle gezmek için avm’ye filan gitmezler. Alacaklarını alır ve hemen oradan uzaklaşırlar. Ancak anladığım kadarı ile bayanlar öyle değil, alışveriş mahallerini daha çok bir sosyalleşme vesilesi olarak görüyor ve bir parkta gezer gibi rahatlıkla çıkıp vitrin vitrin dolaşabiliyorlar. Dolayısı ile bir planları varsa da yok gibi oluyor, o da bu lazım şu da lazım, onu da alalım bunu da alalım derken yanlarında dolaşan erkeklerde sıkıntıdan patlayıp çareyi mağaza dışında bekleyip, gelene geçene bakmakta buluyor. Tecrübelerime dayanarak tespitim budur.

Soru: Para bela mı ? Cevap: Kullanmasını, hazmetmesini bilen için bela değil, büyük bir nimettir aksine fakat olaylar genelde bu şekilde gelişmiyor. Okumuşu cahili insanların birbirlerini sürekli kıskanmalarından, imrenmelerinden dolayı her türlü fitne fesat ortaya çıkıyor. Günümüz şartlarında şöyle bir etrafımıza baktığımızda en büyük kötülükler parayı ele geçirme iç güdüsü ile yapılıyor. Oğul babasını, kardeş kardeşi kesiyor vs. Böyle olunca da para en büyük bela hatta şeytanın en büyük silahı haline gelmiş oluyor. Hz. Muhammed bu devirde yaşamış olsa belki bütün kötülüklerin anası alkol değil, paradır diyecekti.

Soru: Bir kaç şeyi aynı anda yapmalı mı yoksa en iyi olduğun bir tanesine mi odaklanmalı ? Cevap: Şahsım adına diyebilirim ki, bende herkes gibi her yeni yıl planlar yaparım, bu senede yaptım. Kariyerim boyunca öğretilen tüm eğitimler ” tek şeyiniz üzerine odaklanın ! ” demiş olmasına rağmen, bunun farkına ilk defa bu sene varabildim. Diyeceğim o ki, Montaigne ne demiş: ” Her yerde olan hiçbir yerdedir “bunun dışında aynı anda 2 tavşanı kovalarsanız, hiçbirisini yakalayamazsınız diye güzel de bir söz vardır. Tüm bunları düşünerekten bu sene özellikle sadece en iyi olduğum şeylere odaklanarak, plan yapmamayı tercih ettim, yüklerimi azalttım. Size de tavsiye ederim.

Soru: İstanbul Sözleşmesi yaşatır mı ? Cevap: Kadına şiddeti önleyemiyorsa yaşatmıyor aksine öldürüyor demektir. Israr etmenin anlamı yok kaldırılsın, kaldırılmasa bile ceza-i müeyyidesi arttırılmalı. Şöyle düşünün bizim ülkemizde İstanbul sözleşmesi vesilesi ile kadına şiddet uygulayan erkeği caydırmak amaçlı uygulanan 3 günlük tazyik, yani zorlayıcı hapis cezası gerisin geriye ” sen beni hapise attırdın bende sana yapacağımı bilirim ” şeklinde erkeği daha beter hırslandırmış olarak geri dönmesine sebeb oluyor, sonrası malum. Ülkemizde zorlayıcı hapis cezasının asıl amacını anlayabilecek nitelikte bilinçli erkek profili maalesef pek az. Şiddetin tamamen önlenmesi isteniyorsa İstanbul Sözleşmesi’nin öncelikle kapsamı 3 gün olarak değil, suçlu ise ilk şikayette istisnasız tutuklanıp hapise gönderilip ve ilk dava sürecine kadar hapis cezası ile cezalandırmak şeklinde olmalı. Burada asıl gözardı edilen 1 diğer konu da ” kadınların bu durumu lehlerine kullanması ” kadın şikayet ettiği anda erkek sorgusuz sualsiz cezalandırılabiliyor ” bunun neticesinde intikam hırsı ile şiddet olayları daha da çoğalıyor. Yakın zamanda konuştuğum Emniyet mensupları bu durumu şöyle özetliyordu ” erkek a dese kadınlar şikayet ediyor, devlet bu konuda çok hassas, şikayet geldiği gibi bizlerde yazıp savcılığa göndermek zorundayız dahası yapılan şikayetlerin 90 % ‘ı da asılsız çıkıyor ” hem uğraştıkları ile kaldıklarını hem de emniyet ve de adli makamların boş yere meşgul edildiğini ifade ediyorlardı. 2.si ve daha önemlisi de herşeyin başı tabi ki eğitim, insanlarımızı eğitmeliyiz. Yani kaldırılsın, kaldırılamıyorsa da hukukçular erkeklerinde tahrik ve asılsız ihbarlar karşısında haklarını gözeterek, sözleşmenin kadına dair şiddeti önleyecek şekilde caydırıcılığını arttırsınlar derim ben naçizane görüşüm bu yöndedir. Sonuç olarak kadın hakları kadar erkek hakları da mevcut madem ortada söz konusu var olan bir eşitlikten bahsediliyor, o zaman erkekler de dinlenmelidir.

Soru: Virüs ve Aşı hakkında ne düşünüyorum? Cevap: Komplo teorisyeni değilim, fakat bende yıllar yılı okuduğum bu tarz kitaplardan etkilenmiş olabilirim değil mi? Başından beri virüsün laborotuar ortamında üretildiğini ve dünyaya yayıldığını düşünenlerdenim. Şöyle düşünün; Virüs neden batıdan değil de dünyanın en doğusunda ortaya çıktı ve yayılmaya başladı? Dünya kaynaklarını yöneten hakim güçler adına ister iluminati deyin ister başka bir oluşum, dünya kaynaklarının dengeli tüketilmesi amacı ile dünya nüfusunu dengelemek yani doğum oranları ile ölüm oranlarını dengelemek istemelerinden ve dünyanın sürekliliğini sağlamak amacı ile programlı bir virüs üretildiğini düşünüyorum. Zaten virüsün çocuklar, gençler ve kronik hastalığı olmayanlara pek fazla bir zaiyat vermediğini görebiliyoruz, bu da tezimizi doğruluyor gibi, hoş son zamanlardaki mutosyanlar vs. olayı çığırından çıkartmış durumda ancak tam da söylemek istediğim bu, ” bu denli kontrolden çıkabileceğini hesap edememiş olabilirler ” ne dersiniz? Ben bunu bir nevi Evangelistlerin tanrıyı kıyamete zorlamak ( Armageddon ) için uygun şartları beklemek yerine kendilerinin oluşturmalarına benzetiyorum. Aşı meselesine gelecek olursak; 1. dalgadan sonra bir yerlerde şayet hazırda bekletilmedi ise aşı çalışmaları neticesinde aşılar ard arda patlatılmaya başladı. Peki kimlerin hangi ülkelerin aşısı var? Diğerlerinin neden yok ? Çin, Rusya, Amerika, İngiltere ve Almanya bu 5’linin dünya üzerindeki yönetim gücünü şüphesiz tartışmaya gerek yok öyle değil mi? Söylediklerim elbette tamamen afaki, bir dayanağı olmayan gelişmeleri takip edebildiğim kadarı ile fikir sahibi olduğum yorumlarım ve tabi ki sadece beni bağlar ama buradan hareketle tüm bunlar beni şu noktaya getiriyor; Bu 5 ülke savunma sanayii çok güçlü olan, silah üreten ve dünyaya sürekli özellikle ortadoğuda bir çoğu din adına organize edilmiş olan ( görünmeyen yüzü ) bitip tükenmek bilmeyen savaşlara silah satan, temin eden hatta tüm bu savaşların neticesinde imtiyaz sahibi olan ülkeler. Dolayısıyla sanki artık virüs üretip, ilaç satmanın silah üretmekten daha kolay ve daha çok getirisi olduğunu gördüler gibime geliyor. Üstelik silahı belli bir kesime satabiliyorken, ilacı ise herkese mecburen satabiliyorsunuz, yani müşteri potansiyeli daha yüksek. Bu pencereden bakıldığında biraz karamsar olacağım ama bir kaç senede bir diyelim ki en az 5 ila 15 sene gibi düşünün Corona virüs dünya üzerinde alt edilebilse bile mutasyonlar yeni tipler, yeni salgınların ardı arkası kesilmeyecek gibime geliyor. E tabi bu durumda şayet virüs laborotuar ortamında üretildi ise virüsü bulan aşısını da bulup tüm dünyaya pazarlayacaktır diye düşünüyorum. Aşı olma meselesine gelince mecburen olacağız çünkü bununla ilgili olarak koruyucu önlemlerin alınmak istemesinin yanı sıra bir takım seyahat kısıtlamaları vb kısıtlamalar da getirileceğinden bir yerde şimdi değilse de bir zaman sonra herkes aşı olmak zorunda kalacak, bırakılacak.

Sevgiler